Asla Ehlileşmeyeceğim!
- Ayrıntılar
- Kategori: Nihat GENÇ'in Tüm Yazıları
- Gösterim: 281
Benden, bizden ülkemizi sakladılar. Bir gün bana anlatılan ülkenin yalan olduğunu gördüm. Yani edebiyatçılar, politikacılar şef garson gibi mönüyü önümüze koydular ve "İşte kardeşim bunlar var". Ama ben, şeriatçılık, Kemalizm, bunları yiyerek yaşayamam. Ben kavak ağaçlarını anlatmak istiyorum, fareleri, bitleri, pireleri. Yazdıkça, başka bir ülkenin varlığına okuyucum da inanmaya başladı. Otuz, otuz beş yaşın gelmiş okuyucularım hayretle ülkelerini ilk defa görmüş gibi heyecanla okuyorlar metinlerimde..
ASLA EHLİLEŞMEYECEĞİM
Yazarlık henüz çözemediğim bir şey. Hayatımı tek başına kaldırabilseydim, kendi halinde bir kunduracı gibi yaşamak istedim; ancak, içtikleri tütünün sertliklerine göre cinslere ayrılan "yazarlık", "Ha o yazar mı" gibi tanımlamaları çözmüş değilim. İnsanın babası öldüğünde, o an, ben mimarım ya da ben şu parayı kazanıyorum ya da boyum bir seksen demez.O an, ben bir evladım der. Ülkemizin yaşadığı trajediler karşısında, o an trejedi anında,"ben bir yazarım " demek ve ısrarla bunun vurgusunu yapmak delilik. Biz bu ülkenin çocuğuyuz; işin sırrı, hiç kimseden fazla hüznüm, kederim, acım,derdim yok. Ancak bazılarımızda bu keder bizi kelimelerle silahlandırıyor ve bir zaman sonra iyi bir silah kullandığın için karınıda doyuruyor, daha yazarlığın filizlenmeden ekmek derdinin peşine düşüyorsun.
Benim midem kaldırmadı yaşanan bu hayatı, bir kusma, bir şeyi tercih etme lüksüm ve şansım olmadı. Kelimelerle ayakta kalmak için bu kadar sert bir şarabı her gün içeceğimi düşünseydim; ayrıca bir tuzak, ortadakileri yazarken, ortaya düşüyoruz.
Kentli bir çocuğum, şehri yağmalamaya gelmiş kara adamları yazıyorum, bulaşıkçı, odacı, kapıcı, altta kalanlar, çelimsiz, biçimsiz, bozuk adamlardan kurtulamıyorum. Şehrimiz henüz inşa edilmedi. Eleştirmeni, mimarisi, gazetesi henüz yok! Bu kargaşada yalan, kıskançlık, sansür, satılmışlık en şiddetli puştluklarla önüzmüde. Kırbaç şaklatanların dünyasında tabiki köleleri yazıyorsunuz, tropikal yağmuları yazacak haliniz yok. İçimdeki yazarın koynundaki depoda dökülmemiş vagonlar dolusu yağmur suyu var.
Şahsıma uygulanan sansür, ki edebiyat tarihimizde hiç bir yazara bu denli vahşi sansür uygulanmamıştır; olsun içimde çürüyor. Ben yine de bana ayrılan köşede yağmurun gümbürtüsünü duyurmaya çalışıyorum.
Benden, bizden ülkemizi sakladılar. Bir gün bana anlatılan ülkenin yalan olduğunu gördüm. Yani edebiyatçılar, politikacılar şef garson gibi mönüyü önümüze koydular ve "İşte kardeşim bunlar var". Ama ben, şeriatçılık, Kemalizm, bunları yiyerek yaşayamam. Ben kavak ağaçlarını anlatmak istiyorum, fareleri, bitleri, pireleri. Yazdıkça, başka bir ülkenin varlığına okuyucum da inanmaya başladı. Otuz, otuz beş yaşına gelmiş okuyucularım hayretle ülkelerini ilk defa görmüş gibi heyecanla okuyorlar metinlerimde. Siyasi servis şefleri, medyanın garsonları kendi küçük ülkelerini ve baş edebilecekleri ya da bir çırpıda kalkındıra bilecekleri ya da bir çırpıda kalkındıracakları bir menü koydular. Biz, ülkemizi öğrendikçe, onların "çözümlerinden" de uzakta olduğumuzu, aslında yemek değil, "dayak" yemek için ısrarla bu menüyü önümüze uzattıklarını anlıyoruz.
Fazla gezi yazıları yazmadım, bir iki tane yazdım kendimi çok sevdim. Bir dağ başında yol kenarına çömelip toprağa karışmış bir kibrit çöpünün başına bir kızılderili gibi oturup, ülkemin izini yeniden sürmek istiyorum. Çünkü, yazar turist rehberi değildir. Kayaları, ağaçları, biçimleyerek, değiştirerek, gördüğü ülkeden bambaşka bir ülke resimleyerek ordan geçer. Eğer yazarınız yoksa tek bir köyünüz var demektir. Yağmur sonrası ahşaptan, topraktan yükselen koku, ısı, şehri tümüyle değiştirir, yazar bu kokudur, nehirlerinn yerlerini değiştirir, tarihi, aşkları değiştirir, pervasız bir fırtınayla yapar bunu. Ancak yine , ülkemin yazarları, stabilize, asfalt döşenmiş yollardan yürüdüğü için, aynı köye varamıyoruz, aynı ayranı içmiyor, aynı kızlara aşık olamıyoruz onlarla. Issız bir dağ başında gecenin derin karanlığı gökteki yıldızlardan ne ister, aslında heyelanla ters-düz olup tüm kemik, kefen parçaları nehir yataklarına sürüklenmiş mezarlarda sizden onu ister! E-5 karayolu, ya şeriatçıdır ya Kemalist, ya da çok medyatik, çünkü "güvenlidir". Yorgun argın sabahın alacakaranlığından bir köy çöplüğünde kesilmiş bir horoz başı, onun kırmızı ibiği ve gagası yenilmiş sertliğiyle konuşmak sizi "ecnebi" yabancı olmaktan kurtarır.Yoksulluk, cahillik belki keyfinizi kaçırır ama aynı köyün çocuklarıyla birdirbir oynadığınız bir ülkeniz, bir yazarlığınız olur! Öküz Dergisinde Ocak 2000 de Asla Ehlileşmeyeceğim başlığı ile yayınlanan röportajdan alıntıdır.





